Serbest Köşe

İstanbul Sözleşmesi’nden Çekilme Kararı Bize Ne Anlatıyor?

Grafiti: Alice Skinner

20 Mart günü sabaha karşı Resmi Gazete’de yayınlanan bir Cumhurbaşkanı Kararı ile kısaca İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekildiği ilan edildi. Bu girişim maalesef Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğine ve şiddetsiz yaşam hakkına karşı alınan ilk karar değil.

AKP hükümetinin kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı saldırıları, 2010’lu yılların başından itibaren kadınları eşit yurttaş olarak görmeyen, aileye ve anneliğe hapsederek kamusal alandan dışlayan politikalar vasıtasıyla sistematik bir hale geldi. Yıllar süren feminist mücadele sonucu kazanılmış haklar, yasalardan çıkarılmaya çalışıldı, fiilen kullanılamaz hale getirildi. Meclis’te kurulan Boşanma Komisyonu’ndan çıkan rapor ise, yaşayacağımız kayıpları sıralıyordu. Raporla beraber; çocuk yaşta zorla evlilikleri suç sayan, nafaka hakkını koruyan, boşanma davalarında zorunlu arabuluculuğu yasaklayan, şiddet vakalarında etkili koruma kararları verilmesini sağlayan ve benzeri hükümlere karşı topyekûn bir saldırı başladı.

Kadının sadece aile içinde var olmasını isteyen köktenci grupların kadınların güçlenerek şiddetten uzaklaşmasına olanak sağlayan 6284 sayılı Kanun’a ve yasanın dayandığı İstanbul Sözleşmesi’ne karşı yürüttükleri kampanya, hükümetin ve AKP’nin yetkili isimleri tarafından destek gördü. 2020 Temmuz ayında iktidar kanadından sözleşmeden çıkılabileceği yönünde yapılan açıklamalara başta kadın ve LGBTİ+ örgütleri olmak üzere siyasetçiler, belediyeler, özel sektör gibi toplumun çok çeşitli kesimlerinden güçlü tepkiler geldi. Çekilmeye AKP’li kadın milletvekilleri ve hükümete yakın kadın örgütleri de karşı çıktı. Bu itirazlar sonrasında hükümet geri adım atmak zorunda kaldı.

20 Mart sabahı ise konu bir daha meclise ve kamuoyuna getirilmeden sözleşmeden tek taraflı olarak çıkıldığına dair 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı Resmi Gazete’de yayınlandı. Halbuki bu karardan henüz üç gün önce o günkü Aile, Sosyal Hizmetler ve Çalışma Bakanı, Birleşmiş Milletler (BM) Kadının Statüsü Komisyonu kapsamında ev sahibi olduğu etkinliğe, BM Genel Kurul Başkanı Volkan Bozkır ile sözleşmenin etkin uygulanması hakkında konuşmak üzere İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasından da sorumlu Avrupa Konseyi İnsan Onuru ve Eşitlik Direktörü Claudia Luciani’yi davet etmişti. Volkan Bozkır konuşmasında toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik çalışmaların önemini vurgularken, Claudia Luciani de Türkiye ile İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması konusunda önemli bir iş birliği içinde olduklarını dile getirmişti.

Sözleşmeden Çekilme Kararı Yok Hükmündedir

Sözleşmeden çekilme kararı, hukuksuz ve Anayasaya aykırıdır. Türkiye hukuku cumhurbaşkanına insan haklarına ilişkin uluslararası anlaşmalardan çekilme yetkisi tanımamaktadır. Sözleşmeden çekilme yolu olarak kullanılan Cumhurbaşkanı Kararları ancak idari konularda değişiklik yapabilir. Anayasa’nın 90. maddesine göre uluslararası antlaşmalar, TBMM tarafından bir onay kanunu çıkarılması sonucu yürürlüğe girer ve bundan sonra kanun hükmündedir. Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ni 2011 yılında 6251 sayılı Kanun’la iç hukuka dahil etmişti. Bu kanun dolayısıyla sözleşme hala yürürlüktedir.

İkinci olarak, 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, muğlak şekilde yazılmış olan 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesindeki milletlerarası antlaşmaları sona erdirme hükmüne dayandırılıyor. Ancak Anayasa’nın 104. maddesi açıkça temel haklar ve kişi haklarının Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmesini yasaklıyor. Elbette ki Anayasa ile diğer yasal düzenlemeler çatıştığında Anayasa hükümleri geçerlidir.

Meclis’in 2011 yılında oybirliği ile uygulamayı kabul ettiği bir insan hakları sözleşmesinden sadece tek kişinin iradesini yansıtan bir Cumhurbaşkanı Kararı ile çıkılamaz. Tüm bu sebeplerden ötürü 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı hukuksuz ve gayrimeşrudur, bu nedenle yok hükmündedir.

20 Mart’tan itibaren kadın ve LGBTİ+ örgütleri, hukukçular ve barolar bu hukuksuzluğa itiraz ediyorlar. 35 baro, CHP, HDP, İYİ Parti, Deva Partisi ve Kadın Partisinin çeşitli organları, birçok sivil toplum örgütü ve bazı vatandaşlar da bireysel olarak Cumhurbaşkanı Kararı’nın yoklukla malul olduğu gerekçesiyle Danıştay’a yürütmenin durdurulması yönünde başvurularını yaptılar.

Avrupa Konseyi’ne Bildirim Yapıldı

İstanbul Sözleşmesi, bir Avrupa Konseyi sözleşmesidir. Avrupa Konseyi insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerini savunmak amacıyla 1949’da kurulmuş devletlerarası bir örgütlenmedir. Türkiye de konseyin kurucu üyeleri arasındadır. Şu anda hem Avrupa hem de Asya kıtasından 47 üyesi vardır. Kurucusu olduğu bir uluslararası topluluğun ilk imzacısı olmakla övündüğü insan hakları sözleşmesinden ayrılması, Türkiye hükümetinin insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden maalesef açık bir şekilde geri adım attığını gösteriyor.

Türkiye hükümeti, çekilme kararının hukuksuzluğuna rağmen Avrupa Konseyi’ne sözleşmeden çekilme kararını bildirdi. Sözleşme’nin 80. maddesi gereği taraflar konseye yazılı bildirim yaptıktan 3 ay sonra başlayan ay sözleşmeden çekilebiliyor. Türkiye 23 Mart’ta bu bildirimi yaptı ve bildirim işleme kondu.

Bununla beraber kadın ve LGBTİ+ örgütleri ve platformlar Avrupa Konseyi’ne alınan bu kararın iç hukuka ve usullere aykırı olduğunu, bu nedenle geçerli olmadığını açıklayan mektuplar gönderdiler.

Kararın hukuksuz olduğuna dair toplumun çeşitli alanlarından; sokaktan, sivil toplumdan, meclisten gelen girişimler sonucu Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) de bu çekilme kararını sorgulama gereği duydu. Bundan sonra başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere diğer uluslararası insan hakları anlaşmalarından da demokratik süreçlere aykırı olarak çekilmelerin olabileceği kaygısı ile bu konuyu konseyin anayasal konuları danışma organı olan Venedik Komisyonu’na danışmaya karar verdi. AKPM’nin bu konuda Venedik Komisyonu’ndan görüş istemesi bir ilk. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, Avrupa Konseyi’nde ilk defa yaşanan bir süreç. Dolayısıyla önümüzde sürecin nasıl işlemesi gerektiğine dair bir örnek yok. Bu anlamda süreç, özellikle Türkiye’den ses çıkaran, insan hakları ve demokrasi mücadelesi verenlerin çabalarıyla şekillenmektedir.

Çekilme Kararı Köktenciliği Güçlendiren Bir İrade Beyanıdır

İnsan haklarını güvence altına alan hükümler; yasal belgelere, kanunlara, anayasalara, uluslararası sözleşmelere yıllar süren yerel ve küresel hak mücadelelerinin sonunda girerler. Tam olarak her insanın doğuştan gelen temel haklarının güç sahiplerinin vicdanlarına, keyfi tutumlarına bırakılmaması gerektiği için bunlar, yasal güvence altına alınır ve ihlal edilmesi yaptırıma sebep olur. Uluslararası hukuka göre, kurumları ve hukuki düzenlemeleriyle somutlaşan, karakterini alan devletlerin vatandaşına sağlıklı ve güvenli bir yaşam sağlama zorunluluğu vardır.

İstanbul Sözleşmesi de şiddetten uzak bir yaşam hakkı için mücadele eden uluslararası kadın hareketinin sağladığı bir teminattır. Bir insan hakları sözleşmesi olarak, kadına yönelik şiddetin “kadınlar ile erkekler arasındaki tarihsel eşitsiz güç ilişkilerinin tezahürü” olduğunu kabul etmesiyle feminist mücadelede önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tespit ile taraf devletlere yakın ilişkilerde şiddeti ortadan kaldırmak için toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama yükümlülüğü getirir. Bu anlamda, somut hükümlerle devletleri bütüncül politikalar üretmekle görevlendirir. Sözleşmeye karşı saldırıların nedeni tam da budur: Kadınların, çocukların yakın ilişkilerde şiddete uğramalarının sebebi olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğini sürdürmek.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, esasında Türkiye hükümetinin ev içi şiddete karşı takındığı tavra dair bir irade beyanıdır. Sözleşmeden çekilmek, kadınların ve çocukların şiddetten uzak bir yaşam kurmalarını sağlama ve şiddetin sebebi olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadele etme yükümlülüğünden çekilmek, kadın ve çocukların şiddete maruz kalmalarına müsaade etmek anlamına geliyor. Bu, haliyle şiddet faillerini cesaretlendiren tehlikeli bir girişim.

Köktenci akımların güçlenmesi, otoriter hükümetlerce desteklenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı yoğun saldırılar Türkiye’ye has bir durum değil. Dünyanın birçok bölgesinde eşitlik, özgürlük, adalet karşıtı grupların sesi daha çok duyulur hale geldi. Buna paralel olarak birçok ülkede sağ partilerin muhafazakar kanatları güçlendi ve bu şekilde iktidara gelir oldular. Örneğin, Polonya’da köktenci gruplar Katolik Hristiyanlıktan meşruiyet devşirerek sağ siyasetçileri etkiliyor ve kadın ve LGBTİ+ düşmanı politikaların hayata geçmesini sağlıyorlar. Polonyalı yetkililer İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme tartışmaları sırasında gerekçe olarak, örneğin, çocuklara toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimini zorunlu kılınmasını gösteriyor. Türkiye’de hükümetin İstanbul Sözleşmesi’ne alternatif bir sözleşme yapmayı dillendirdiği gibi Polonyalı muhafazakarlar da bir aile sözleşmesinden bahsediyor.

Öte yandan, Polonya’da ve diğer otoriterleşen ülkelerde de Türkiye’de olduğu gibi eşitlik ve özgürlük isteyenler bu hamlelere karşı mücadele etmeye devam ediyorlar. Bu anlamda süregiden bu kavga; Türkiye ve çoğu zaman altı doldurulmadan iddia edildiği gibi Batı arasında yaşanmıyor. Bu kavga, kadını aile içine hapsetmek isteyen, farklılıkları kabul etmeyen, dezavantajlı grupları güçlü karşısında daha da savunmasız bırakmak isteyenlerle toplumsal eşitlik için mücadele eden, her birey ve grup için kamusal hayata eşit katılım talep eden, kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların, engellilerin, mültecilerin, yaşlıların ve herkesin ayrımcılığa ve şiddete uğramasını reddedenler arasında yaşanıyor. Özetle insan haklarını reddeden gruba karşı insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasiyi savunanlar tarafından veriliyor.

38. Sayıyı Görüntüle

Yorumları Görüntüle

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

EN ÇOK OKUNANLAR

Copyright © 2020 Kadının İnsan Hakları. Tüm Hakları saklıdır.
Mor Bülten, Kadının İnsan Hakları - Yeni Çözümler Derneği'nin süreli yayınıdır. Mor Bülten'de yazar ismi ile yayınlanan yazılardaki görüşler yazara aittir ve bunların derneğimizin görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

Yukarı